Profilo di edaeda adlı kullanıcının al...FotoBlogElenchiAltro Strumenti Guida

Blog


31 dicembre

nefretın ardından gelen ''HİDAYET''....


Nefretin ardından gelen hidayet...

Bir zamanların ünlü müzisyeni tıpkı Orhan Pamuk'un bir romanına başladığı gibi 'Bir kitap okudu hayatı değişti.' Müslümanlardan nefret ederken İslam'ı seçti.
Adem ÖZKÖSE  /  GERÇEK HAYAT
Bir zamanlar Almanya'da ünlü bir müzisyen olarak tanınan Julia Jawairiyah, kendisine hediye edilen bir kitap sonrası yaşadığı enteresan olayların ardından Müslüman olmaya karar verir. Müslüman olduktan sonra Peygamber Efendimizin eşlerinden biri olan Cuveyriye Annemizin ismini alan Alman Müzisyen, şu an Filistinli Mültecilerle birlikte Suriye'deki bir mülteci kampında yaşıyor. Filistinli bir gençle evli olan ve gelecekte Gazze'de yaşamayı düşünen Alman Müzisyen, artık en çok müzik dinlemekten değil; Kur'an okumaktan zevk aldığını söylüyor. Son derece ilginç olan bu hidayet öyküsünü ilginize sunuyorum.

-Geçmişinizle başlayalım isterseniz. İslam'la tanışıp Müslüman olana kadar hangi süreçlerden geçtiniz? Sizi tanımak istiyoruz.
 
Ailem, Alman bir aile. Babam Katolik annem ise Protestan'dır. Babam Katolik'ti fakat dindar değildi, dinleri de pek fazla sevmezdi. Annem geceleri dua ederdi, ben de onunla birlikte dua ediyordum. Annem her Pazar erkek kardeşimle beni kiliseye götürürdü. Kiliseye gittiğimde mutlu oluyordum, özellikle İsa Mesih ve diğer peygamberlerle ilgili hikâyeleri dinlemek beni mutlu ediyordu. Kilisede ve okulda İsa Mesih'in Allah'ın oğlu olduğunu öğrenmiştik; fakat ben bir türlü İsa Mesih'i Allah'ın oğlu olarak hayal edemiyordum. Küçük yaşlardan itibaren İsa Mesih'in Allah'ın oğlu değil de, tıpkı Süleyman ve Davut Peygamber gibi Allah'ın nebilerinden biri olduğuna inandım.
-Niçin böyle inanıyordunuz? Bunun sebebini neydi?
Bilmiyorum. Fakat zihnim ve kalbim İsa Mesih'i Allah'ın oğlu olarak kabul etmiyordu. 14 yaşımdan sonra kiliseye gitmeyi bıraktım; fakat geceleri Allah'a dua etmeye devam ettim. Lise yıllarımda Hippi Felsefesiyle ve Müziğiyle tanışarak hippiliğe ilgi duymaya başladım. Vakitlerimin büyük bir kısmını hippi arkadaşlarımla birlikte geçiriyordum. Hippi olduktan sonra Hıristiyanlığı ve yaptığım duaları tamamen terk ettim. Çünkü dinlerin ve duanın faydasız şeyler olduğunu düşünmeye başlamıştım.
-Nasıl bir felsefeleri ve yaşamları vardır hippilerin?
Hippi Felsefesi'ne göre arzularınıza sınır koymazsınız, siyasetle ilgilenmezsiniz, doğaya, gezmeye, müziğe ve barış içinde yaşamaya önem verirsiniz. Hippi Felsefesi özgürlüğün insanın içinde olduğunu ve insanın içindeki özgürlüğü keşfetmesi gerektiğini savunur. Hippiler insanların arasında hiçbir farkın olmadığına ve bütün insanların eşit olduğuna inanırlar. Ortak, komün bir hayat sürdürürler fakat komünizme karşıdırlar, çünkü hippiler komünizmin tıpkı dinler gibi insanın yaşamına sınır koyan bir düşünce biçimi olduğunu düşünüyorlar. Hippiler her şeyi birbirleriyle paylaşarak, şarkı söyleyerek hayattan zevk almaya çalışırlar. Paraya hiç önem vermezler. Bizim arkadaş grubumuzun da birkaç evi vardı. Bu evlerde sık sık bir araya gelip partiler düzenlerdik ve bu partilerde genelde ben sahneye çıkardım. Daha sonra Alman Gençler arasında meşhur olmaya farklı şehirlerde konserler vermeye başladım.
-Müzik tarzınız kimlerin veya hangi grupların müziklerine benziyordu?
Kendime Bob Dylan, Pink Floyd, Led Zeppelin ve The Beatles'i örnek alıyordum. Benim müziğim bir felsefeye dayanıyordu ve daha çok hayatın sırrı, özgürlük, doğa, eşitlik ve insanın zihnindeki karışıklıklar üzerine besteler yapıyordum.
'MÜSLÜMANLARDAN NEFRET EDİYORDUM'
-Daha sonra ne oldu? Müziğe karşı yeteneğim vardı. Bu nedenle kendimi geliştirmeye karar verdim ve özel bir akademide müzik dersleri almak için 22 yaşımda Londra'ya gittim. İslam'la da ilk olarak Londra'da tanıştım.
-İslam'la tanışmadan önce Müslümanlar hakkında ne düşünüyordunuz?
Müslümanlardan nefret ediyordum ve İslam'ın da tıpkı Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi insanların özgürlüklerini ellerinden alan bir din olduğunu düşünüyordum. Müslümanlar benim gözümde cahil, yaşamdan zevk almayan özgürlüklerini kaybetmiş insanlardı. Onların son derece zayıf olduklarını, bu nedenle de bir yaratıcıya ihtiyaç duyduklarını düşünüyordum.
 -İslam'la nasıl tanıştınız? İslam'a giriş öykünüzü merak ediyoruz.
Londra'da Stop Nevengten isimli bir bölgede yaşamaya başladım. Oturduğum bölgede kilise, sinagog ve mescid vardı. Burada tanıştığım Yahudiler ve Müslümanlar çok mutlu insanlardı. Cumartesi günü Yahudilerin, Cuma günü de Müslümanların mutlulukları daha fazla artıyordu. Yahudiler Cumartesi günleri özel yemekler hazırlıyorlardı, Müslümanlar da Cuma günü en güzel elbiselerini giyip mescide gidiyorlardı. Londra'da dinler üzerine düşünmeye ve hippiliği sorgulamaya başladım. Biz hippiler olarak mutlu olmayı, hayattan zevk almayı savunuyorduk; fakat Londra'da gördüğüm Yahudi ve Müslümanlar bizden daha mutlu insanlardı. İnançları onların mutlu olmalarını sağlıyordu. Bir süre Yahudilik üzerine araştırmalar yaptım, onların dini kitaplarını okudum. Bu araştırmalarım sonucu Yahudiliğin milliyetçi bir din olduğu sonucuna ulaştım. Milliyetçilikten nefret ettiğim için Yahudi olmamaya karar verdim. İslam'a ve Müslümanlara karşı olan olumsuz ön yargılarım nedeniyle İslam'ı araştırmıyordum. Çünkü asla Müslümanlar gibi yaşamayacağımı düşünüyordum.
- Müslümanların yaşamından size zor gelen neydi?
5 vakit namaz kılıyorlardı ve Müslüman Kadınların birçoğu örtülüydü. O dönem örtüneceğimi asla düşünemiyordum.
-Öyleyse Müslüman olmaya nasıl karar verdiniz?
Bir gün Londra sokaklarında yürüyordum ve caddenin birinde gösteri yapan insanlarla karşılaştım. Bu insanlar Kürt'tü ve bir şeyleri protesto ediyorlardı. Kürtçe konuşmalar yapıp sloganlar attıkları için ne dediklerini anlamıyordum. Bu arada caddede kitap satan bir adam gözüme çarptı ve bu adamın yanına giderek O'na bu insanların neyi protesto ettiklerini sordum. 'Türkiye'yi, Türk Devleti'ni protesto ediyorlar' dedi. Pakistanlı olan kitapçıyla tanışıklığımız bu şekilde başladı. Kitapçı bana İslam hakkında ne düşündüğümü sordu. O'na 'İslam kadınları ezen, insanlara terör fikrini aşılayan bir dindir' diye cevap verdim. Bu sefer 'İslam sizin düşündüğünüz gibi bir din değil, İslam'ın nasıl bir din olduğunu gerçekten öğrenmek ister misiniz?' diye sordu ve benim cevabımı beklemeden anlatmaya başladı.
-Cevabınız ne olacaktı?
'Hayır' diyecektim. İslam'a karşı olan ön yargılarım oldukça sertti ve bu adamı dinlemek istemiyordum. Benden 3 dakika süre istedi ve bana İslam'ı anlatmaya devam etti.
-Pakistanlı Kitap Satıcısı İslam'la ilgili size neler anlattı?
İslam'ın İsa Mesih'in, Davut ve Süleyman Peygamberin gerçek dini olduğunu ve İslam'ın değil; eski zamanlardan kalma bazı geleneklerin kadınları ezdiğini söyledi. İslam'ı araştırırsam çok farklı bir dünyayı keşfedeceğimi ve yaşamın sırrına ulaşacağımı ifade etti. Ben Pakistanlıyı daha fazla dinlemek istemiyordum, bu nedenle kendisine ayrılacağımı söyledim. Bunun üzerine bana bir kitap hediye etti ve 'eğer bir gün aramayı düşünürsen beni bu numaradan bulabilirsin' diyerek bana bir telefon numarası verdi. Verdiği kitabı ve numarayı çantama koydum, eve dönünce de Pakistanlıdan aldığım kitabı kitap dolabıma yerleştirdim. Bu kitabı okumayı asla düşünmüyordum; fakat kitap evime girdikten sonra evimde ilginç olaylar olmaya başladı.
-Nasıl ilginç olaylar?
Kitabın etrafında zaman zaman beyaz bir nur halkası beliriyordu. İlk başlarda çok şaşırdım, hayal gördüğümü sandım. Fakat gördüklerim hayal değil; gerçekti. Beyaz bir nur halkası 2 veya 3 dakika Pakistanlının bana verdiği kitabın etrafında geziniyordu, daha sonra kayboluyordu. Bu olay 2-3 günde bir tekrarlanıyordu.
BİR KİTAP, O'NUN HİDAYETİNE VESİLE OLDU
-Anlattıklarınız inanılır gibi değil.
Müslüman oluş hikâyemi anlattığım insanların birçoğu sizin gibi şaşırıyorlar ve inanmak istemiyorlar. Fakat ben bu anlattıklarımı aynen yaşadım. 10 gün geçtikten sonra kitabın etrafını saran nur tamamen ortadan kayboldu. Çok inatçı biriyimdir. Şahit olduğum ilginç olaylara rağmen İslam ve Müslümanlardan nefret ettiğim için Pakistanlı adamın hediye ettiği kitabı okumak istemiyordum. Hatta bir ara kitabın etrafında dolaşan nur halkasının bir büyü, kitabı aldığım Pakistanlının da bir büyücü olabileceğini bile düşündüm. İçimde büyük bir merak olmasına rağmen iki buçuk ay boyunca kendimle mücadele ettim ve kitabı okumadım. İki buçuk ayın sonunda artık dayanamadım ve kitabı okumaya başladım. Kitap gerçekten harikaydı, okudukça mutlu oluyordum ve İslam'ın hakikat olduğunu anlıyordum. Özellikle imanın şartları beni çok etkiledi. İslam bize bütün meleklere, bütün kitaplara, bütün peygamberlere inanmamız gerektiğini söylüyordu. Okuduğum kitap İslam'ın bir deniz olduğunu ve bütün dinlerin bir nehir gibi bu denize aktığını belirtiyordu. Kitabı bitirdikten sonra içimi büyük bir huzur sardı ve gerçeği bulduğumu, Allah'ın bana gerçeği bulmam için aylardır yardımcı olduğunu anladım. İslam'la ilgili zihnimde birkaç soru vardı. Bu soruları cevaplandırmak ve İslam hakkında daha fazla bilgi edinmek için Pakistanlı kitapçının bana verdiği numarayı aradım. Daha sonra adresini alıp, evine gittim. Pakistanlı yaşadıklarımı duyunca şaşırdı ve Allah'ın Müslüman olmam için bana yardımcı olduğunu söyledi. Kendisi ve eşiyle bir ay boyunca İslam hakkında konuştuk. O'nlara sorular sordum ve bu bir ayın sonunda Müslüman olmaya karar verdim.
-Sizi etkileyen kitabın ismi neydi ve kim tarafından yazılmıştı?
Mirza Tahir isimli bir yazar tarafından yazılmıştı. Kitabın ismi de İslam'a Giriş Bilgileri'ydi.  -1 ay gibi kısa bir sürede Müslüman olmaya karar verdiniz öyle değil mi?

Evet.
-Nasıl oluyor da bu kadar kısa bir sürede eski hayatınızı terk edip kendinize yepyeni bir hayat kurabiliyorsunuz? Bu çok zor olsa gerek.
Benim için çok zor olmadı. Zaten Hippi Felsefesi zihnimdeki sorulara cevap veremiyordu. Fakat İslam'ı araştırdıkça zihnimdeki sorulara ikna edici cevaplar bulabiliyordum. Ayrıca İslam'la ilgilendikçe Allah'ın kalbimi açtığını ve Allah'ın sürekli beni gözlemlediğini hissetmeye başlamıştım. Bu daha önce hiç yaşamadığım bir duyguydu.
- Müslüman olmanız çevrenizdekiler tarafından nasıl karşılandı?
Ailem ve arkadaşlarım delirdiğimi düşündüler. Okuluma devam ettim; fakat konser vermeyi bıraktım. Hayranlarım da büyük bir şaşkınlık geçirdiler, fakat ben kararımı vermiştim.
-Müslüman olduktan ne kadar süre sonra örtünmeye karar verdiniz?
İslam'a ilk girdiğim günler sadece namaz vakitlerinde örtünüyordum, diğer vakitler başım açıktı. Önce Allah'ın kadınlardan niçin örtünmelerini istediğini araştırdım. Sonunda şöyle bir sonuca ulaştım: ' Allah bize değer veriyordu ve bizi korumak istiyordu, bu nedenle de örtünmemizi emrediyordu'. Rabbimin bu isteğine uymam gerektiğini anlayınca örtünmeye karar verdim.
-İslam hayatınızda neleri değiştirdi?
Her şeyi. Hippiler hayatı kuralsız yaşarlar ve Hippilerin bağlı oldukları ahlak kuralları yoktur. Ben de hayatı böyle yaşıyordum. Hatta zaman zaman uyuşturucu da kullanıyordum. Müslüman olduktan sonra yeni bir hayata başladım, eski arkadaşlarımı ve kötü alışkanlıklarımı terk ettim.
-Şu an müzik çalışmalarınızı sürdürüyor musunuz?
Hayır. Müziği tamamen bıraktım.
-Niçin? İslam'ın müziği yasakladığını mı düşünüyorsunuz?
Müslüman olmadan önce müziği ruhum için bir ihtiyaç olarak görüyordum. İçimdeki mutsuzluktan, karışıklıklardan müzik sayesinde kurtulmaya çalışıyordum. Fakat şu an çok huzurlu ve mutluyum. Müziğe artık ihtiyacım yok. Ruhuma en çok huzur veren şey ise Kur'an okumak ve dinlemek.
-Uzun zamandır Filisitinli Mültecilerle bir arada Yermük Kampı'nda yaşadığınız duyduk. Bunun özel bir sebebi var mı?
İsrail'in Filistin'de yaptığı zulümlere Müslüman olmadan önce de karşı çıkıyordum. Hatta İsrail işgalini protesto etmek için düzenlenen bazı konserlerde de sahne almıştım. Müslüman olduktan sonra Filistinlilerin hürriyet mücadelelerine olan ilgim daha da arttı. Çünkü O'nlar benim kardeşlerim. Şu an Filistin'in özgürlüğü için düzenlenen bazı etkinliklerde görev alıyorum. Filistinli Mültecilerle yaşama kararını eşimle birlikte aldık. Eşim Londra'da yaşayan bir Filistinliydi, Londra'yı terk edip Suriye'ye gelerek Filistinli Mültecilerle birlikte yaşamaya başladık. Belki ileriki zamanlarda eşimle birlikte Gazze'ye yerleşebiliriz.



Kimden: eda
Gönderme tarihi: 21 Kasım 16:57
Kime: MEVLANACA
Konu: YNT: selamaleyküm nasılsınız inşallah iyisnizidr rabbime menaet olun


as allah razı olsun rabbime binlerce sukur olsn iiyim sızde inş.iisinzdr aeol dua ıle kal

Kimden: MEVLANACA
Gönderme tarihi: 18 Kasım 14:56
Kime: eda
Konu: selamaleyküm nasılsınız inşallah iyisnizidr rabbime menaet olun

  0dd2501dbdgh2

 

 

 

 

KIL BENİ EY NAMAZ...

 

 

 

 

Sabah Namazı

 

Vakit seher… Ufukta günün kızıl çiçeği açmak üzere.

 Vaktin rahmine sabahın nutfesi düştü az önce. Gecenin toprağında saklı ışıktan tohumlar başlarını uzatıyor.

Şimdi hatırla ki, sen de bir zamanlar yokluğun karanlığında yitiktin.

Unutulmuşluk toprağına gömülü bir tohumdun. Kimsenin adını bilmediği,

 hatırını saymadığı bir yetimdin.

Hatırla ki,

unutulmuşluğun toprağında Rabbin seni unutmadı. Rabbin seni sahipsiz de bırakmadı.

Rabbin seni yokluk gecesinden varlığın ufkuna eriştirdi.

Taze bir bahar gibi gün yüzüne çıkardı bedenini. Ete kemiğe bürüdü ruhunu. Gülden tebessümler giydirdi yüzüne.

Şimdi seher vakti. Göz kapaklarının ardından kaç. Gafletin gecesinden uyan. Aç gözlerini sehere.

Aç kalbini Rabbine.

Uyan. Uyan, yan ve an seni hiç unutmayan Rabbini. Güneş ufukta yükselmeden, sen dualar ufkuna yüksel.

Herkes unutsa bile seni unutmayan Rabbini herkesin O’nu unuttuğu anda ananlardan ol.

Haydi kalk! Kalk ve miracına eşlik et En Sevgilinin[asm].

Şimdi sabah! Şimdi sabah namazı vakti...

 

Öğle Namazı

 

Vakit öğle. Gün ortası. Dünya telaşındasın. İşler yoğun. Yarım kalmış ne kadar iş var!

Sanki sensiz yürümüyor hiçbir şey.

Sanki sen olmasan işler hep yarım kalacak, belki hiç başlamayacak.

 Ne kadar çok vazgeçilmezin var! Ne kadar vazgeçilmezsin!

Oysa dünya seni pek umursamıyor. Sessizce akıp gitmede sonsuz uzayda..

Telaşlarına inat uzakta bir kelebek yavaş yavaş kozasından çıkmada.

Ötelerde bir insan son nefesini vermekte sessizce..

Bir bebek ilk kez gülümsemekte annesine...

Vakit öğle... O kadar gürültü var ki ortalıkta.. Kalbinin sesini duyamıyorsun bile.

Ruhunun sonsuza uzanan emellerine kör olmak üzeresin. Telaşların arasından sıyrıl, ruhuna yer ayır.

Ebedî sükûnete hazırla kendini. Kalbini sonsuzluğa bitiştir. Alnını secdeye değdir. Şimdi öğle namazı vakti!

 

İkindi Namazı 

 

vakit ikindi..

gün ihtiyarladı,

güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi,

 ayrılığı söylüyor hece hece...hüzün renkli bulutlar sardı göğü, zevale doğru akıyor ışıklar, devriliyor zaman,

hatırla ki sen de şimdi bir ömrün ikindisine doğru yürüyorsun, tenin soluyor,gözlerinin feri çekiliyor,

yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlanıyorsun, öbür kıyısındasın artık nehrin..

 bundan sonra vaadi yok sana zamanın, bundan sonra yeni bir vaadi yok sana hayatın..

 yokuş aşağı akıyor kalbin,şimdi vakit ikindi.. kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları,

 tutnacak dal arıyor gibisin zamana karşı,

 zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde, gün daha kısa geliyor artık..

yemin olsun ki ikindi vaktine hüsrandadır insan şimdi anlıyorsun..

yokuş aşağı akıyorsun dalından kopuyorsun,

hoyrat bir rüzgar artık zaman.. geriye kalan ancak iman,şimdi ikindi vakti,

secdeye koy alnını eğil zamanın sahibinin önünde,ona konuş..

onunla konuş.. fısılda dualarını sonsuzluğa tutun hece hece..

şimdi vakit ikindi, şimdi ikindi namazı vakti..

 

Akşam Namazı

 

Vakit akşam. Gün ölmek üzere. Güneş ışıklarını topluyor eşyanın üzerinden.

Kızılca kıyameti kopuyor dünyanın. Kara kefenini giyiniyor gün. Gülün rengi soluyor, eşyanın cezbesi yitiveriyor.
Hatırla ki, senin de akşamın olacak bir gün. Ömrünün ışıkları solacak. Hayatının perdesi çekilecek.

 Senin de kıyametin kopacak.

Şimdi akşam. Ölmeden önce bil öleceğini ki, yaşatıldığını farkedesin.

Herkesin senden uzaklaşacağı ölüm anını hatırla ki,

sen de şimdi herkesten ve her şeyden uzaklaşıp Rabbine yanaşasın.

Seni sen yokken de bilen Rabbin, sen öldükten sonra da bilecek elbet..

Herkesin unuttuğu yerde seni bir O hatırlayacak.

Hatırını yalnız O bilecek. Sen de O’nu an şimdi. Şimdi akşam namazı vakti…

 

Yatsı Namazı

 

Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme.

Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan.

Gül soldu, gün soldu. Göğe yöneldi gözler.

Hatırla ki, Sen de unutuşun kara gecesine yuvarlanacaksın.

Bir adın kalacak geriye. Bir mezar taşın hatırlayacak belki Seni. Belki o da unutacak.

Şimdi gece… Sabaha çok var.Işık uzaklarda.Yokluğun gecesinde, adın bile unutulmuşken, kimden meded umarsın sor kendine?

Kim Sana hayat vermişse, kurumuş kemikleri toplayıp dirilten de O elbette.

Söyle kendine. Söyle kendine ki, çoklarının Seni unuttuğu bu gece, Sen de herkesin unut, O’nu hatırla.

Söyle kendine ki, çoklarının ışıklara kanıp sahte renklerin kuyularına daldığı bu gece,

Rabbini an, Rabbine kan, Rabbine uyan.

Şimdi yatsı zamanı vakti...

 

 

 

 

 

_stersen.jpg 

  

   

 

 

25 novembre

FARK ETMELI INSAN( seyda arkaasa teekkur ederım )

Farkı fark etmeli, fark ettiğini de fark ettirmemeli bazen...
Bir damlacık sudan nasıl yaratıldığını fark etmeli.

Anne karnına sığarken dünyaya neden sığmadığını ve en sonunda bir metre karelik yere nasıl sığmak zorunda kalacağını fark etmeli.
Şu çok geniş görünen dünyanın, ahirete nispetle anne karnı gibi olduğunu fark etmeli.

Henüz bebekken 'Dünya benim!' dercesine avuçlarının sımsıkı kapalı olduğunu, ölürken de aynı avuçların 'her şeyi bırakıp gidiyorum işte!' dercesine apaçık kaldığını fark etmeli.
 
Ve kefenin cebinin bulunmadığını fark etmeli.

Baskın yeteneğini fark etmeli sonra.

Azraillin her an sürpriz yapabileceğini,nasıl yaşarsa öyle öleceğini fark etmeli insan
 
Hayvanl arın yolda , kaldırımda , çöplükte ama kendisinin güzel hazırlanmış mükellef bir sofrada yemek yediğini fark etmeli.
 
Yaratılmışların en güzeli oldu ğunu fark etmeli ve ona göre yaşamalı.

Gülün hemen dibindeki dikeni dikenin hemen yanı başındaki gülü fark etmeli.

Evinde kedi,köpek beslediği halde çocuk sahibi olmaktan korkmanın mantıksızlığını fark etmeli.

Eşine 'seni çok seviyorum!' demenin mutluluk yolundaki müthiş gücünü fark etmeli.

Dolabında asılı 25 gömleğinin sadece üçünü giydiğini ama arka sokaktaki komşusunun o beğenilmeyen gömleklere muhtaç olduğunu fark etmeli.

Zenginliğin ve bereketin sofradayken önünde biriken ekmek kırıntılarını yemekte gizlendiğini fark etmeli.
 
Annesinden doğarken tertemiz teslim aldığı gırtlağını ve aşırı beslenme yüzünden sarkan göbeğini fark
etmeli, fark etmeliyiz çok geç olmadan.....
 
Ömür dediğin üç gündür,dün geldi geçti yarın meçhuldür...

O halde ömür dediğin bir gündür,o da bugündür.... 
08 aprile

OSMAN ABIYE TESEKKURLER:)

Rabbimiz! Güçsüzlüğümüzü ve Senin isteklerini yerine getirmedeki yeteneksizliğimizi Sana şikayet ediyoruz. Üzüntümüzü ve tasamızı da yalnız Sana arz ediyoruz.
Özünün hakikati ve yüzünün nuru üzerine yemin ederiz ki, Sana duyduğumuz ihtiyaç, Senin zenginliğine denk! Sana olan ihtiyacımız Senin büyüklüğün kadar...
Bildirdiğin ve gizlediğin tüm isimlerini ve Kur'an-ı Kerim'i, kalbimizin baharı, gönlümüzün nuru, sıkıntımızın ilacı yap.( amin)

GİTMEYE HAZIRMISINIZ?............

Gitmeye Hazırmısınız  ?
Kimler yok ki orada !
Sıra bize gelmeden önce eksik kalan mânevî vazifelerimizi tamamlamamız gerekmiyor mu?
Evet, kimler yok ki orada! Gönülden sevdiğimiz anne, baba ve kardeşlerimiz.
Ninnilerini dinlediğimiz nur yüzlü nineler... Sakalını okşadığımız beli bükük
ihtiyarlar... Nice büyük insanlar, veliler, peygamberler ve en önemlisi, iki
cihan güneşi Efendimiz (s.a.v.) hep orada... Sevdiklerimizle dolu olan bu âleme
geçmek için, bir başka doğuş olan ölüm, tek çare...
Şair:
Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun.
Ölümü de öldüren Rabbe, secdeler olsun.
diyerek, sevinç çığlıkları atarken, bu gerçeği görmüş olsa gerek.
Ölümü bir müjde bilmek için, sıra bize gelmeden önce eksik kalan mânevî
vazifelerimizi tamamlamamız gerekmiyor mu?
Bunun için, önümüzde ne kadar olduğunu bilmediğimiz yıllar, aylar, belki
de sadece saatler var   ...
acitatli@windowslive.com....
01 aprile

Yarabbi! Beni sensizlik azabında bırakma

Rabbin sana ne darıldı, ne de seni
bıraktı...
Bu ayet beni çok etkiliyor

Diyelim başınıza istemediğiniz bir olay geldi. Yıkık, perişansınız. Kimse ile görüşmek istemiyorsunuz. Çoğunluk size küsmüş gibi.
Yalnızsınız.
Herkes benden uzak, herkes bana kırgın düşüncesi içinde çöküntü yaşıyorsunuz.
Yalnızlığınızın karanlık mağarasına şu ayet bir güneş gibi doğuyor:
'Rabbin
sana ne darıldı, ne de
seni bıraktı'(Duha-3)
Kim kırılırsa kırılsın, kim darılırsa darılsın, kim terk ederse etsin.
Rabbim terk etmiyor, kırılmıyor ya, ne gam! ..
Bu ne büyük ferahlık değil mi? ..

.........

Başınızda ağır bir dert var. Sanki hiç bitmeyecek gibi geliyor.
Sanki bu sorun hayatınızın sonunu hazırlıyor gibi. İşte o an ayet yetişiyor imdada:
'Demek ki, zorluğun
yanında bir kolaylık mutlaka var! Zorluğun yanında bir
kolaylık muhakkak var! ' (İnşirah-5/6)
Garantiyi veren ALLAH! ..
Hem de ne garanti, her zorlukla beraber bir de kolaylık geleceği
'mutlaka' ifadesi ile
pekiştirilip ikna olalım diye iki kere tekrarlanıyor.
Ayet; kolaylığın zorluk içinde saklı olduğunu,
çözümün sorunda gizli olduğunu da
fısıldıyor.
Bu manayı duymuş olan Niyazi Mısri(k.s) şöyle demiş:
'Derman aradım derdime, derdim bana derman
imiş'

.........

Yakup, oğlu Yusuf'u yitireli 40 yıl olmuş.
Bedeni bu ıstıraba dayanamamış da gözleri kör olmuş. Ama hala ümit içinde evladını bekliyor.
Kardeşleri Mısır'dan kervanla dönünce:
'Kervanda Yusuf kokusu alıyorum' demiş Yakup.
Oğulları acı acı gülerek:
'Baba, 40 yıl geçti, hala mı ümit, hala mı Yusuf? Geç bunları geç' demişler.
Yakup'un cevabı ümit dolu:
'ALLAH ın rahmetinden ümit kesmeyiniz;

Günah çukurundan çıkamayacak gibi hissediyorsunuz kendinizi.
İşte hem teselli hem ümit size:
'Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden
kullarım! ALLAH'ın rahmetinden
ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz ALLAH bütün günahları affeder. Çünkü
O,çok bağışlayan, çok merhamet edendir.' (Zümer-53)

.........

Maddi sıkıntınız hat
safhada. Yoksul düştüğünüzü hissediyorsunuz. İflas
ettiniz..
Sıfırı tükettiniz yani. Nasıl ayağa kalkarım düşüncesi içinde
boğulurken
ayet size yeni bir ümit
veriyor:
'Eğer yoksulluktan korkarsanız, ALLAH
dilerse lütfuyla sizi zengin kılar. Şüphesiz
ALLAH hakkıyla bilendir, hüküm
ve
hikmet sahibidir.' (Tevbe-28)

.........

Bir yakınınız ölümcül
hastalıkla yatağa düştü. Doktorlar fazlaca ümit
vermiyorlar.
Çoğu kere Onu nasıl teselli edeceğinizi dahi bilemiyorsunuz. Gerçek
ortada
iken moral vermeye çalışmak
sanki sahte davranmak gibi geliyor size. Ciddi
bir delil olmalı ki hastanıza siz de inanarak
moral verebilesiniz. Eyyub Nebi var
Kur'an'da...
Hastalıkların, dertlerin en ağırına müptela olmuş ama sıhhate
kavuşmuş. Onun hali size dayanak oluyor:
Kulumuz Eyyub u da an, o zaman Rabbine şöyle nida
etmişti:
'Bak bana, meşekkat ve acı ile
şeytan dokundu! Ve ona, bütün
ailesini ve beraberlerinde bir misli daha tarafımızdan bir rahmet
olarak bahşettik ki, temiz akıllılar
için bir ibret olsun. (Sa'd-41/43)

.........

Olayları, gelişmeleri
yorumlamakta, tavır belirlemekte zorlanıyorsunuz.
Bazen her şey lehinize giderken, bazı dönemlerde
de yığınla aleyhinize
gelişmeler
oluyor.
Aslında ALLAH Sisteminde lehte
yada aleyhte düzenlemeler söz konusu değil.
Sadece olması gereken; olması
gerektiği en uygun vakitte gelişiyor. Ama yine
de bazı şeyleri yediremiyorsunuz kendinize. Bir
tutamak arıyorsunuz.
Ayet el veriyor size:
'Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o, hakkınızda
hayırlıdır. Olur ki, siz bir şeyi
seversiniz; ama o, sizin hakkınızda bir
fenalıktır. ALLAH bilir, siz bilmezsiniz. (Bakara-216)

.........

Rabbimiz ALLAH, Rasülümüz Muhammed(s.a.v) ,
Kitabımız Kur'an, Yolumuz Sırat-ı Müstakim! ..
Bizden bahtiyarı yok dünyada! ..
Her ne olursa olsun,
ne yaşanırsa yaşansın zafer ve
başarı bizim. Bunu da kafadan söylemiyoruz,
Kur'an konuşuyor:

Vel
Akıbetü lil Müttakin(Kasas-83):
Akıbet(hayırlı son, güzel sonuç) Müttakiler (takvayı kuşananlar,
korunanlar,
inanca sarılanlar)
içindir! ..


21 marzo

PEYGAMBERİMİZ ( S.A.V ) NEDEN SEVİYORUZ

Alemlerin  sultanı efendisi hakikat rehberi el emin müminlerin emiri güvenilir hakkı batıldan ayıran özelliği
insanlar arasında
hakem yılmadı islam davasını anlatan yaşayan (oku rabbin için ) denildiğinde okuyan ondan mucizeler istenildiğinde
şakkül
kamer ayın ikiye bölünmesi o doğarken iran,ın kisra saraylarının yıkılması insanlar sevdi sahabe sevdi bizde
seviyoruz
neden mi? kuran ,ı kerimde anlatılan kıssalar onu melekler sevdi taş sevdi  diken sevdi dağlar mağara arkadaşları
sevdi
onun yolunda ne cefalar çekildi: bunu  tüm dünyaya haykıracağız onu  anlamak onu  yaşamak apayrı bir duygudur:
onun bizim gibi  eli,  ayağı, gözü, kulağı, ağzı, dili, kalbi, vardı:  bütün insanlar gibi  anneden babadan doğmuş kundağa
sarılmış bebek  doğmuş  bazen ağlamış bazen oynamış  zıplamıştı  velhasıl  ALLAH (cc) tarafından ona üstün
meziyetler verilmiştir: fizyolojik olarak mükemmel doğmuştur:fahri kainat efendimiz: ailesi akrabası çevresi
 arkadaşları milleti
vardı.konuşur tebessüm eder doğruluğu dürüstlüğü adaletli olmayı severdi sevdiği ve sevmediği şeyler olurdu
yemek yer su içer istirahat eder  çarşıya çıkıp ihtiyaçlarını  temin ederdi. yol gösterici örnek insan bir rehber
doğruya iletici bir önderdi. ilahi nizamın son hak savunucusu tebliğcisiydi. ALLAH (cc) sevmiş bu  sevgi  uğruna
alemleri  yaratmış peygamberlik vasifesini ona vermiş çeşitli  vesilelerle insanlar arasında itibarını  artırmıştır.
gençliğinde el emin oluşu kendisine verilen emanete tüm anlamıyla koruması kabe onarıldığı anda :hadis i şerifte
hacerül esved ALLAH u teala tarafından  yollanacak  herkesin davet ettiği  yere gitmeyip devenin oturduğu yerde ilk cami
yapılacak akıllara apayrı bir güzellik  katacak  büyük  bir savaşı önlemiş çünkü  ilahi  dava omuzlarına bindiği
zaman yine hakem olacaktı. ayeti kerimede: ( biz seni  ancak alemlere bir  rahmet olarak  gönderdik ) aynı  şekilde
ümmüydi.
doğruyu  doğru zamanda doğru  bilgilere doğru  şekilde anlatırdı. kendisine soru  sorulduğu zaman teker teker anlatırdı.
cesur bir asker dirayetli  bir komutan idi. hak ile batılın mücadelesi sözden öte geçip silaha dönüştüğünde galibin
belirlenebilmesi
için silahlar konuştuğunda zırhını  giyer kılıcını  kuşanıp rabbinden yardım dileyerek ashabı ile birlikte düşmana karşı
savaşırdı hem cesur bir komutan olur. düşmana karşı birliğini  komuta ederdi. ordunun zaafa düştüğü zamanlarda ümitsizliğe
kapılmazdı.
orduyla güzel  iştişare ederdi.
doğdu : ümmetim ümmetim dedi.
yaşadı: ümmetim ümmetim dedi.
israda: ümmetim ümmetim dedi.
huzuru ilahide: ümmetim ümmetim dedi.
can boğazda son nefeste:ümmetim ümmetim dedi.
lüvail hamd bayrağı  elindeyken:ümmetim ümmetim dedi.
mizan terazisi nin başında:ümmetim ümmetim dedi.
makam - ı -  mahmud da ümmetim ümmetim dedi.
kıldan ince kılıçtan keskin sırat  köprüsünde:ümmetim ümmetim dedi.
havza - i - kevser başında :ümmetim ümmetim dedi.
bütün peygamberler ve insanlar  nefsim nefsim diye feryat ederken ...?
cennetin kapısında ( gir ya muhammed ) (s.a.v )diye nida olunduğunda
gözleri  yaşlı boynu  bükük kalbi mahzun bir halde :
ya rabbi ;...! ümmetim ümmetim diyecektir.)

mevlüd kandili

Çok  düşündüm Mevlid kandili sebebiyle nasıl bir paylaşımda bulunalım diye ve az önce karar verdik…

İŞTE PAYLAŞIMIMIZ...

 

Ebu Cehil in hizmetcilerinden biri kendisine koşarak gelir ve müjdeler olsun yeğeniniz oldu der ve bunun üzerine amcası olan Ebu Cehil o müjdeli haberi getiren cariyeye bir miktar para verir bu güzel haberin karşılığı olarak…

 

Allah dostlarından biri rüyasında ebu cehili görür ve halini sorar, cevaben:

Ne olacak ateşteyim, yanıyorum.

Dünyadayken ben O na yuh cekiyordum simdi de bana yuh cekiyorlar, yalnız birsey var ki…

Nedir o?

Muhammed in doğum haberini bana getiren cariyeye verdiğim o sadakanın hatrına her pazartesi aksamı parmağımdan bir su fıskırır da onu icer onunla serinler, ferahlarım, azabım hafifler…

 

Ebu Cehile bile Habibi s.a.v. hatrına rahmet eden Rabbime sonsuz hamdü senalar olsun…

 

O ki İslam düsmanı…

O ki Hz. Muhammedin s.a.v. in düsmanı…

O ki Bütün Müslümanların düsmanı…

 

Fakat bütün bunlara rağmen Efendimizin s.a.v. in doğumu müjdesini kendisine getirdi diye o cariyeye verdiği sadaka sebebiyle Rabbim kendisine pazartesi aksamları rahmet eder…

 

Simdi düsünelim,

Biz İslam düsmanı değiliz, islamı hem yasayıp hemde yasatmaya calısıyoruz…

Biz Hz. Muhammedin s.a.v. in düsmanı değiliz, Onu herseyden çok, canımızdan çok seviyor ona tabi oluyoruz…

Biz Müslümanların düsmanı değiliz, bilakis elhamdulillah bizde müslümanlardanız ve Müslüman kardeslerimizi de çok seviyoruz...

 

O zaman dinle sevgili kardesim yarın beraberce sunu yapalım mı?

 

Hz. MUHAMMED S.A.V. İN DOĞUM GÜNÜ HATRINA GÜCÜMÜZ NİSBETİNDE SADAKA VERELİM

ve

SABAHTAN AKSAMA KADAR SÜREKLİ GÖNLÜMÜZDEN SALAVATI ŞERİFE OKUYALIM,

BAŞKA BİR İSLE MESGULKEN BİLE SALAVAT OKUMAYA DEVAM EDELİM…

(Ör. Salavat : Allahumme salli ve sellim ala seyyidina Muhammedin ve ala ali seyyidina Muhammed)

 

Rabbim Habibinin doğumu hatrına bizi affetsin, tövbelerimizi kabul buyursun ve bize rahmet kapılarını ardına kadar açsın…

Amin…

14 marzo

Ahsen-i takvîm, Alâ-yi illiyyîn, Esfel-i sâfilîn terimlerini açıklar mısınız?

Ahsen-i takvîm, “kıvama koymanın, biçimlendirmenin, mânen ve maddeten doğrultmanın en güzeli” demetir. Alâ-yi illiyyîn; “yücelerin en yücesi; en ileri nokta.; cennetteki üstün makam”, esfel-i sâfilîn ise “aşağıların aşağısı, sefillerin en sefili, cehennemin en derin azap mahalli” şeklinde tarif edilmiş.

Âlemlerin Rabbi, “Muhakkak biz insanı ahsen-i takvîmde yarattık” buyuruyor. Ve insan, bu üstün yaratılışıyla, nice güzelliklerin tohumunu saklıyor. Anlamağa, inanmağa, amel etmeğe, sevmeğe, şefkat etmeğe, feyz almağa aday.

Peygamberlik bu ulvî mahiyetten çıkıyor. Evliya, asfiya bu mahiyetin meyveleri. Âlimler, ârifler, muttakiler, sâlihler, cömert simalar, âdil hükümdarlar hep bu ulvî mahiyetin değişik sahalardaki farklı meyveleri.

Yine Nur Külliyatında, “küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder” denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir. Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade buyrulan bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş.

Buna göre,

Ahsen-i takvim, “ömür sayfasına en güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma.”

Alâ-yı illiyyîn, “bunu başarabilenlerin yüksek makamı.”

Esfel-i safilîn, ise “yanlış yazanların büyük düşüş ve çöküşüdür,” diyebiliriz.

Nur Külliyatında insanın iman nuruyla alâ-yı illiyîne çıkacağı, küfür zulmetiyle de esfel-i safilîne düşeceği kaydedilir. O halde, insan bu iki makama da bu dünyada eriyor yahut düşüyor. Dünya ahiretin tarlası olduğu için de, ahirette de buna göre cennetin en yüce mertebelerine çıkıyor, yahut cehennemin en derinliklerine iniyor.

YA SİZ ANNE ADAYLARI:

sizler bunun için ne yapıyorsunuz örnek  anne nasıl olmalı ?diye çaba sarf ediyorsunuz.
diye düşünüyormusunuz.?biliyormusunuz her çocuk ebeveyninin aynasıdır. nasılki asık
suratlı bir anne aynaya baktığında asık  suratlı bir yüz görür bu annenin aynayı  suçlamaya
hakkı varmıdır ? bizlerin aynası olan çocuklarımız eğer örnek  bir anne değil çevremize
fenalık yapan yalan söyleyen kötü  ahlaklı bireysek çocuğumuza (neden şöyle değilsin)
demeye hakkımız varmı.?hani  ne derler 8ne ekersen onu  biçersin)rüzgar ekersek elbette
fırtına biçeriz bir yemek bile özenerek  yapılmassa tatsız olur oysa ebeveynler çocukları
kolay ve zahmetsiz büyüsün ama mükemmel olsun istiyorlar bunun için gerekli çabayı
göstermiyorlar bide bakıyorlar ki  kavga ve gürültüler arasında çocuk  kaynayıp gitmiş
sonra başlıyorlar canımı yoluna koydum ama yinede adam olamadılar bende şans yokki.?
demeğe sızlanmaların sonu  gelmiyor bir toprak bile altı üstüne getirilmeden üzerine gübre
dökülmeden sonuç vermez bir kaya parçası belki yüksektedir ama bağrında gül  bitmez
bülbül  ötmez öyleyse şu  unutulmamalıdır ki? gül  bitirmek için toprak olmak gerekir çünkü
insanoğlu topraktan gelmedimi..?güzel yarınlar için çocuklarımızı dinine milletine ailesine
özüne iyi yetiştirmeye gayret edelim
pisikolojik danışman :saliha erdim hanımefendi..
dinlediğim sevdiğim  yazısını  kaleme aldım...
 
07 marzo

CUMANIZ MUBAREK OLSUN!!!


  Image    
Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün;

seher soluklu Cuma…

Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman…

Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…

Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar;

her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için…

Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur…

Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat…

Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…

Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir…

Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla;

Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…

Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet…

Latif ve Alim olan Rabbimiz dünya saadetiniz için Cuma'yı vesile kılsın, ahirette size ve tüm sevdiklerinize "Cuma Yamaçları" nasip etsin...

Hayırlı Cumalar...
05 marzo

Betül'ün İmanı

Okuldaki hademe, bahçede oturan küçük kıza yaklaştı. Belli ki hademe de bıkmıştı. Küçük kız, okul çantasını sağ yanına bırakmış, iki elini yanaklarına dayamış, dirseklerini dizlerinin üzerine dikerek öylece oturmuştu. Gözleri gelen hademenin üzerindeydi.

“Kızım, Müdür Bey okulun bahçesinin dışına çıkmanı istiyor” dedi hademe. Öğrenciler, öğretmenler dersteydi. Betül’ün gözü Müdür odasının penceresine kaydı. Müdür Bey camın ardındaydı.

“Müdür mü söyledi? Benim için fark etmez” dedi, çıktı.

Haftalardır bu oyun tekrarlanıyordu. Okul bahçesinin dışına çıkıyor, eline aldığı kitabı öğle vaktine kadar okuyordu.

Okul Müdürü:
“Kızım, hâlâ inadından vazgeçmedin mi?”
“Benimkisi inat değil ki. Sizinki...”
“Biz burada devleti temsil ediyoruz, devletin kanunlarını uyguluyoruz. Gel de vazgeç. Bak, arkadaşların efendi efendi derslere devam ettiler. Sen onlardan daha çok mu daha dindarsın. Sınıfına girerken çıkar, çıktığında tekrar takar gidersin.”

“Hayır efendim, yapamam. Beni öyle kabul edin. Ben başörtümü çıkaramam.”
Aynı hikâye… “Kızım eğer başını açıp okula devam etmezsen seni şikâyet ederim. Mecburi sekiz yıllık eğitimi almıyor, diye mahkemeye verileceksin. Senin için kötü olur. Baban ceza alır.”

“Ne olacaksa olsun” dedi Betül.
“Sen bilirsin, benden günah gitti” diyen Müdür dönüp gitti.
Öğle vakti okuldan çıkan arkadaşlarıyla beraber eve dönüş yolundaydı, sitemkârdı.
“Beni yalnız bıraktınız. Onların zulmüne boyun eğdiniz.”
Bir süre kimse cevap vermedi. Kızlardan büyüğü olan hatalı olduklarını kabullenerek sözü aldı.
“Dayanamadık artık. Evde anne, baba… Okulda Müdür. Şaşırdık kaldık. İstemesek de mecbur olduk.”
“Nasılsa son senedir, bitirsek tamamdır” dedi küçüğü.

Betül, arkadaşlarının ızdırap çektiğini biliyordu. Önceleri on kişi idiler. Bazıları hemen başörtülerini çıkarmış, kimisinin ailesi ise kızlarını artık okula göndermiyordu. Üç kişi direnmişlerdi. Nihayet bu hafta yalnız başına kalmıştı.

Eve vardı. Akşam olacakları düşünüyordu. Müdür, muhakkak babasına haber verirdi.
Babası Cebbar Bey, eve yetişir yetişmez köpürmüştü.
“Ben, senin okula devam ettiğini biliyordum. Meğer gidip okulun önünde durup geliyormuşsun. Seni baş belası kız.” Hıncını alamadı. Bir tokat indirdi.

Sakine Hanım, kızını çekip diğer odaya aldı.
“Kızı öldüreceksin.”
“Hep sen şımartıyorsun, bir de mahkemeye versinler o zaman sizinle görüşürüz.”

Betül, odasında hüngür hüngür ağlıyordu. Bunu duyan küçük kardeşi Hasan, ablasının yanına gelip oturdu. Bir süre öyle kaldılar. Sonra da ablasından ödevini yapması için yardım istedi.

Günler birbirini kovaladı. Korkulan olmuştu. Cebbar Bey mahkemeye çağrılmıştı. Yanına kızını alarak gitti.
Hâkimin odasında kasvetli bir hava vardı. Hâkim kızgın sözcüklerle karşısında el pençe duran, üşengen kızcağızı hırpalarcasına sorguluyordu.

“Niye okula devam etmedin, orta öğretimin zorunlu olduğunu bilmiyor musun?”
“Biliyorum efendim. Okul idaresi bırakmadı.”
“Ne demek bırakmadılar. Okula devam etmediğine dair bizzat Okul Müdürü şikâyette bulunmuş. Yanlışlık mı yapmış?”
“Ben, her gün okula gittim. Başörtülüyüm diye almadılar. Sonra da eve dönüyordum.”
“Öyle mi?”
“Evet efendim.”
“Şimdi sen, başındaki şu bez parçası yüzünden mi okulu bıraktın?”
“Efendim, bu örtü inancım gereği.”

Hakim’in içinden örtüyü çekip başından almak geldi; ama bir an için hukuk adamı olduğunu hatırladı. Duygularını karıştırmamalıydı.
“Sen, henüz çocuksun. Ne anlıyorsun inançtan. Yoksa ailen mi okumanı istemiyor? Şu an burada kimse yok, babanı dahi içeri almadım. Eğer ailen baskı yapıyorsa bana söyle; devlet gereğini yapar.”
“Ailemin baskısı yok. Ben kendi isteğimle örtündüm. Örtünmek dinimin emridir. Açılıp okula gitmektense böyle kalmayı tercih ediyorum.”
“Kafası doldurulmuş kızın” diye düşündü. “Ne dini kızım, yanlış töreler bunlar.”
Hâkim, kızın aile tarafından korkutulmuş olabileceğini düşündü.
“Çıkabilirsin” dedi. “Babasını çağırın!”

Cebbar Bey, mahcubiyet içinde gelip durdu.
“Siz mi okula gitmesini istemiyorsunuz?”
“Ne münasebet Hâkim Bey. Onu o kadar zorladım. Hatta dövdüm. İnadım inat deyip başındaki örtüyü çıkarıp okula gitmedi. Belki siz bir şeyler yaparsınız, ikna edersiniz.”

Kızın inatçılığı mı, kararlılığı mı her neyse Hâkim’in de tuhafına gitmişti. Önünde duran kâğıtlara bakarak konuştu.
“Beyefendi, anlaşılan kızınız kendisi okula gitmek istemiyor. Yapabileceğimiz bir şey yok. Biz kanun adamıyız. Bana kalsaydı zorla okula götürürdüm. Biz de yetkimizi aşamayız işte.”

Mahkeme öylece bitti. Cebbar Bey, kızını çimdikleye çimdikleye, tehdit ederek eve getirdi. Kapıdan girince kızını bir eşya gibi içeri fırlattı. Hanımına döndü:
“Senin kızın Hâkime kafa tutuyor. Hâkimin kim olduğunu bilmiyor. Hâkim, devlettir devlet. ALLAH’tan ceza almadık. Bir baş belası işte. Bu kız kime çekmiş anlayamadım. Varsın artık ne yaparsa yapsın. İlk istemeye gelene hemen vereceğim gitsin” diye söylenip durdu.

Evde çıt yoktu. Cebbar Bey sinirli sinirli evi terk etti.
Betül, odasına kapandı, bu küçük bedeniyle bunca baskı ve zulüm görmesi onu yıpratıyordu. Babası... Okul Müdürü... Hâkim... nedir bunlardan çektiği?

Annesi kızının omuzlarına dokundu.
“Ağlama kızım. Baban sonra yumuşar.”
“Benden ne istiyorlar? Ya babam?”
“Ah kızım, bilmiyorum ki. Sen de fazla inat etmesen, hani diyorum bir seneciktir, başını açıp okusan. Bunca dert başımıza gelmezdi.
“Anne, sen de mi? Anne günahtır. Hz. Ayşe örtülüydü. Hz. Fatma örtülüydü. ALLAH Kur’an’da emretmiş. Ben niye başımı açayım ki?”
“Kızım biliyorum günahtır. Fakat herkes de bir günah işliyor.”
“Anne, onların tarafına mı geçtin? Örtünmeyi senden öğrendim. Şimdi bana “çıkar” diyorsun.”
“Ben öyle demiyorum”
“Benim örtümün onlara ne zararı var. Madem ki bu bir bez parçasıdır, o zaman bu bez parçasından niye korkuyorlar. Beni okula almıyorlar.”

Gözlerini yukarı dikti. “ALLAH’ım Senden başka yardımcım yok”, der gibiydi.
Annesi sessizliği bozdu.
“Evde oturup ne yapacaksın?”
“Boş durmayacağım anne, yapacak işlerim var.”
“Hadi bakalım. ALLAH hayırlısını verisin.” Kızını kucakladı, başından öptü çıktı.

Betül için okul hayatı bitmişti. Ama o hayatı bir okul olarak görüp çalıştı. Evde genelde odasındaydı. Küçük kardeşine ödevlerinde yardımcı olurdu. Babasındaki öfke durulmuş gibiydi. Evde pek göz göze de gelmezlerdi.

Aradan bir yıl geçmişti. Cebbar Bey oturma odasındaydı. Sakine Hanım elinde bir davetiye kartıyla yanaştı.
“Bey, müftülük bizleri davet etmiş.”
“Ne daveti, ne müftülüğü?”
Garipsedi, alıp okudu. “Ne içinmiş?”
“Betül ile ilgili, yarışma varmış.”
“Betül ile ilgili mi?”
“Haberin yok mu? Kızın bir yıldır Müftülüğe ait Kur’an Kursu’na devam ediyor.” Kızının katıldığı okuma yarışmasından bahsetti.

Cebbar Bey, kızının Kur’an Kursu’na devam ettiğini yeni duyuyordu. Bazen elindeki Kur’an’la görmüştü ama komşu kadınlardan ders aldığını sanmıştı. Sorma gereğini hissetmemişti. Kızı saatlerce odasına kapanırdı. Bir defa odasına girmiş, masada açık duran Kur’an’ı ve bir kaç da dini kitap görmüştü.
“Gelmem şart mı?”
“Seni bilmem; ama ben gideceğim.”
“Hele bir yarın olsun. Zamanım olsa uğrarım. Saat kaçtaymış, neredeymiş?”

Elindeki karta bakıp okudu. Müftülüğe bağlı Kur’an Kursu’nda bu sene hafızlığı bitiren öğrenciler arasında yarışma düzenlenmişti. Bu, gelenek haline gelmişti. Betül, bir senede olağanüstü çaba sarf ederek hafızlığını tamamlamıştı. Oysa çoğu arkadaşı üç yılda ancak hafız olabilmişti. Bu yarışmada hem ezber, hem düzgün ve güzel okuma değerlendiriliyordu.

Yarışma başlamıştı. Sıra Betül’e geldi. Önce, konuklara baktı. Annesi ona gülümsedi. Demek ki babası gelmemişti. Kalbinde bir burukluk hissetti. Okumaya başladı.

Cebbar Bey geç geldi. Gözleri hanımını aradı. Onu bulunca ön tarafta hanımının yanına ayrılan boş yere oturdu. Yerler ailelere göre belirlenmişti. Gitti, hanımının yanına oturdu.
“Epey geç kaldın” dedi Sakine Hanım. Gözleri sahnedeydi.
“Ancak Hanım. Peki, Betül nerede?”
“Kızın sahnede Bey, kızının sesini tanımıyor musun?”

Cebbar Bey, gözlerine inanamadı. Hiç dikkat etmemişti. Kızının ne güzel sesi vardı. O da mı yarışmacıydı? Merakı büsbütün arttı.
“Betül gözlerini sanki kapatmış okuyor, ben mi yanlış görüyorum?”
“Bey, senin kızın hafız olmuş. Yani Kur’an’ın hepsini ezberlemiş.”

Gözleri kızında kalırken, düşünceleri geçmişe gitti. Kızına ne kadar da çok hakaret etmişti. Kızının bu durumuyla övünme hakkı var mıydı? Duygulandı. Kızının odasına kapanmaları, o açık Kur’an, demek ki hepsi hafızlık içinmiş, yeni anlıyordu.

Yarışma sonuçlandı. Jüri üyeleri puanları açıkladı. Yarışmanın birincisi Betül olmuştu.
Ödül olarak hafızlık belgesi ve bir altın verilecekti.

Betül çağrıldı. Ödülü kendisine verilirken gözleri annesini aradı. Annesi ayakta sevinç gözyaşlarını siliyordu. Hemen yanında babasının da biraz sevinç biraz da mahcubiyet duygularıyla gözlerinden yaşlar akıttığını farketti. Gözgöze gelince bakışları Betül’den özür diler gibiydi. Aslında bu gözyaşları Betül için alınan en anlamlı ödül idi. Aklına son okuduğu kitaptan cesaret verici satırlar geldi:

“Hayatta tek seçenek yoktur. İnsanın her zaman başarıyla yapabileceği bir şey vardır. İnanmak yeterlidir.”

Es-Selamun Aleykum

Allah Resûlü’ne bir sahabi; ‘bütün salavatımı senin için kılıyorum’ deyince, “Bu senin hem dünya, hem de ahiret ile ilgili işlerin için kâfidir” buyurmuştur.
Allah Resulüne salavat getirmek, en bereketli, en faziletli, saadeti dareyn için en faydalı ibadetlerden biridir. Hakkıyla yapılırsa sevabı da çok büyüktür. Amelleri tathir eder, hataları örter, manevi dereceleri yükseltir.
İmam-ı Sehâvî, “el-Kavlu’l-bedî’ fi’s-salât ale’l-Habîbi’ş-Şefî” adlı eserinde salavat getirmenin fayda ve sevaplarını şu şekilde sıralamıştır:
1- Hataları örter, günahların bağışlanmasına vesile olur.
2- Amelleri arındırır.
3- Makam ve dereceleri yükseltir.
4- Söyleyen kimse için istiğfar eder.
5- Uhud dağı kadar veya ölçülerin en büyüğüyle sevap verilir.
6- Endişe ve korkulardan kurtarır.
7- Efendimizin şefaatini ve şahitliğini ve Allah’ın rıza ve rahmetini celbeder, gazabından emin kılar.
8- Arşın gölgesine girmeyi sağlar.
9- Havz, Sırat vb. yardımcı olur.
10- Eli dar olanlar için sadaka yerine geçer.
11- Meclisleri süsler.
12- İtibarı artırır.
13- Allah ve Allah Resulüne yakınlaşmayı sağlar.
14- O bir nurdur.
15- Kalpleri nifak ve kirden arındır.
16- Muhabbeti artırır.
17- Sahibi hakkında gıybet edilmesini önler.
18- Allah Resulünün rüyada görülmesine vesile olur.
Daha uzunca sayılmış.
1-Salat konusunda Allaha, Meleklere muvafakat edilmiş olur.
2-Duaların kabülüne vesile olur.
3-Şefaata vesile olur.
4-Allahın salatına vesile olur.
5-İnsanın unuttuğunu hatırlamasına vesile olur.
6-Cimriliği önler.
7-Meclisleri süsler.
8-Konuşmalarda hitamı misk olur.
9-İnsanın nurunu artırır, ahirette aydınlığa vesile olur.
10-Sıkıntıların kalkmasına, devamlı bereketin yağmasına vesile olur.
11-Hidayete vesile olur.
12-Peygamberimize olan haklarımızın ödenmesine yardımcı olur.
13-Bir duadır. Allahın Halili ve Habibine bir medihtir
Salatullah, Selamullah Aleyke ya RasulAllah...
Selam ve Dua ile...
ALLAH rızası için sizde kanpanya ya katılın sizinde katkınız olsun
 
adres :http://www.salavat.ravda.net/kampanya/include.php?path=guestbook/viewgb.php&PHPKITSID=24f6af5091603245ab56e61c93ae698f

FÂNÎLER DEĞİL BÂKÎ OLAN BİLSİN!

İslâm târihinin ilk yıllarında Medîne-i Münevvere'de bâzı
fakirlerin kapılarına meçhûl bir kimse her sabah bir çuval
erzak bırakmaktaydı. Bir sabah o fakirler uyandıklarında
baktılar ki, kapılarına erzak konmamış. Sebebini merak
ederlerken o esnâda içli bir salâ sesi duyuldu ve Medîne-i
Münevvere Hazret-i Alî -radıyallâhu anh-'ın torunu Zeynel
Âbidîn Hazretleri'nin vefâtı ile çalkalandı. Herkes derin bir
mâteme büründü.
Bu peygamber evlâdına karşı son vazîfeler îtinâ ile
yapılmaya başlandı. Sıra mübârek nâşının yıkanmasına
geldiğinde bu şerefli vazîfeyi yapacak olan zât, mevtânın
sırtında içi su toplamış büyükçe yaralar görünce şaşırdı.
Sebebini anlayamadı. Yakınlarına sorduğunda ise, ehl-i
beytten orada bulunup bu sırra âşinâ olan bir kimse,
şunları söyledi:
"- Zeynel Âbidîn Hazretleri her sabah hazırladığı erzak
çuvallarını sırtında taşıyarak erkenden fakirlerin kapısına
götürür ve kimseye görünmeden geri dönerdi. Halk da bu
çuvalları kimin bıraktığını bilmezdi. Sırtında gördüğünüz
yaralar, işte o çuvalları taşımaktan ötürü oluşmuş yaralardır."
Amellerini sırf Hak Teâlâ'nın rızâsı için yapanlar,
onları, ifşâsı harâm olan bir sır gibi halktan gizlemeye çalışırlar.
Zîrâ Hakk'a âit olduğu hâlde halka arz edilen amellerde
Allâh'a götürecek hiçbir fazîlet kalmaz.
Çünkü onları ucub ve gurûr başta olmak üzere binbir türlü
nefsâniyet kaplar. Dolayısıyla Hak yolunda yapılan her
salih amel, "Fânîler değil, Bâkî olan bilsin!" düşüncesiyle
olursa makbûldür ve böyle fiillerin ecir ve mükâfâtlarını
yazmaya ne kalemler kâfî gelir, ne de mürekkep yetişir.
Samîmî ve fedâkâr hizmetlerle Allâh'ın kullarını memnûn
etmeye gayretli olurken nefsini değil, Hakk'ı râzı edebilen
isimsiz ve gerçek kahramanlara ne mutlu!
http://hakikatyolum.spaces.live.com
29 febbraio

ALDIRMA YÜRÜ DOSTUM!...

Dostum, günese bak, topraga bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma..
Kimin geldigi önemli degil, kimin gelmedigi de… Unutma, yolcu degisir, yol degisir,
ama menzil degismez. Yolcuya bakip, yolu tanima.Yola bak, yolcuyu tani, yolcu hakkindaki
kiymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan, yolun yolcusuz olmasi degil; Asil vahim olan yolcu,nun
yolsuz olmasidir; Yolsuz, hedefsiz, amaçsiz, saskin, hercai ve seyyal… "En dogru yol :
en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatiyorlar. Onlar, karanlik evlerinde kaybettiklerini
sokak lambasinin altinda arayan saskinlardir. Aldirma… Ayagina batan dikenler, aradigin gülün habercisidir.
Dikenine katlanmaktan sözedenler, asikmis gibi davrananlardir. Gerçek asik olanlarsa, dikenini de severler.
Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, su gerçegi de hiç unutma : Yürümekle varilmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; Yola çikip da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayagina çelme takanlari, yolda
metafizik uyusturucularla keyif çatanlari, tel örgülerle çevirdigi yolu, kendisine zindan edip volta
atanlari, maratona 100 metre kosucusu gibi hizli girip, 50. metrede yola yatanlari, yürüyüşün uzun ve
yolun zahmetli oldugunu görünce, yolculuk üzerine zar atanlari , yürümeyi birakip, yol-yolcu ve menzil
üzerine kalem oynatanlari, ayağina batan tek bir dikenin faturasini çikarip, ömür boyu tafra satanlari,
beyaz atli kurtariciyi gözlemek için ufka bakip bakip dagitanlari, yanlis kilavuzlara kizip yolu satanlari
göreceksin. Aldirma, yürü. Gögsüne yüreginden baska muska takma. Vahiy haritan, Nebi kilavuzun, akil pusulan,
iman sermayen, amel azigin, sevgi yakitin, ahlak karakterin, edep aksesuarin , merhamet sifatin, seref ve izzet
adin olsun. Dogru yol : insanlarin çogunun gittigi yol degil, düsünen öz akil sahiplerinin yoludur. Yolda
verecegin her molayi özellestiri duraginda vermelisin. Unutma, tevbe özelestiridir. Kendisini hesaba çeken,
baskalarinca hesaba çekilmekten kurtulur. Her molada yolda olup olmadigini, yürümen gereken menzil istikametinde
yürüyüp yürümedigini kontrol etmen, pisman olmaman için elzemdir. Yön tayini syk syk gerekli olabilir. Haritayi
saklayabile-cegin en güvenilir yerin yüregindir. Bir sey daha : Pusulayi sahte manyetik alanlardan, paraziter
nesnelerden uzak tut; Ibreyi saptirirlar da haberin olmayabilir. Yol emniyetin için gerekli olan sartlarin
basinda bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyusturucudan uzak durmalisin. Hobilerinin, fobilerinin,
korkularinin bilincin üzrindeki saptirici etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan baskasindan korkarsan ,
korktugunun basina musallat edilecegini kesinlikle bilmelisin. Yolda düsecegin en büyük tuzak, yersiz
korkularinin tuzagidir; Yani, kendi benliginin sana kazdigi tuzak. Hayirli yolculuklar dostum. alinti
"Kapımıza gelen her kim ki nefsini şeytandan ve firavundan aşağı bilmezse bizden birşey alamaz" Şah-ı Nakşibend Hz.
leri (K.S.A) "Bir mürşid sofisinin gece yatağında sağdan sola kaç defa döndüğünü bilmiyorsa gitsin dağda
eşkiyalık yapsın" S.Muhammed Raşid Hz.leri (K.S.A) "Bir mürşidin dört ayrı yönde dört ayrı müridi aynı
anda can verse ve mürşid bunların imanını kurtaramasa gitsin eşkiya olsun" S.Muhammed Raşid Hz.leri (K.S.A)
"Hızmet, Nimettir" Gavs-i Sani (k.s.) Cahil kalmayin;cahil olan hic bir sey bilmez,bilgisizlik de insanin sonu olur.
Nasil ki araba kullanmasini bilmeyen arabayi devirirse ayni sekilde dini bilmeyenler de ibadetlerinde
cesitli sıkıntilara ducar olurlar. Gavs Abdülhakim Bilvanisi (k s ) "Siz niyetinizi Allah için güzel
yapın.Her işiniz güzel olur...Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter..." Gavs-ı Sani (k.s) ÖLMEYİ
İSTEMEDİĞİN DURUMDA VE HALDE OLMA. ŞAH-I NAKŞİBEND ESKİDEN İNSANLAR, YILLARCA GEZER KENDİLERİNE MÜRŞİT
ARARLARDI. GÜNÜMÜZDE MÜRŞİTLER,KAPI KAPI DOLAŞIP MÜSLÜMANLARIN İMANLARINI KURTARMAYA ÇAĞIRIYOR.
ABDÜLHAKİM HÜSEYNİ.(K.S) insanlarahizmet ve iyilik etmek isteyen kimse kendi nefsini ıslah etsin
yeter nefsini ıslah etmeyen kimse insanlara gercek faydayı veremez Sadatlar nefislerini ıslah
 edip istikamet üzere gittiklerinden insanların hidayetine ve ebedi saadetine vesile olmaktadırlar
 Gavs-ı Sani (k.s) çok büyük bir kıyamet gününün, en dehşetli, en zahmetli, en tehlikeli zamanındayız,
çalışmak şarttır, gündüz gece çalışacağız sonra çalışmayı Allahu teala çok sever, Sadatlarda çok sever
 onun için dünya değilde ahiret için çalışacağız... Gavs-ı Sani (k.s) TAKVA VAR İSE FETVA YA GEREK YOKTUR.
 -GAVS I SANİ HZ (K.S)- "Hizmet edene hizmet edilir çünkü hizmet nimettir." Gavs-i Sani Seyyid Abdulbaki (k.s)
Tövbe odur ki başkalarının da tövbesine vesile olur." Gavs Abdülhakim el-Hüseynî Bilvânisî "Zikir kalbin gıdasıdır;
 gıdasını almayan kalp zayıflar sonra da ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur.
" Gavs-ı Sânî Abdülbâki el-Hüseynî (k.s) "İstikamet, kerametten üstündür." Abdülhakim Arvâsî (k.s.)
27 febbraio

CENNET KAPISI HİZMET!...

HAKKIN KULLARINA EN BÜYÜK LÜTFU
CENNET DİYARINA DAVETTİR HİZMET
KİM GÖNLÜNÜ AÇIP DUYURSA  BUNU
ANLARKİ BU CANA  NİMETTİR HİZMET
---------------------------------
İÇİ RAHMET DOLU SONU  MAĞRİFET
BÖYLE MÜJDELİYOR KURAN DA AYET
İNANIP YOLUNA GİRERSEK  ŞAYET
CANLAR VERİLECEK NİMETTİR HİZMET
----------------------------------
EBUBEKKİR GİBİ MALINI  VERSEN
CAN FEDA ETMEYE SIRAYA GİRSEN
BİN HAYRINA YÜZBİN DAHA EKLESEN
DOST İÇİN YETERSİZ GÖRMEKTİR HİZMET
----------------------------------
SEVDİĞİN DOSTUNDAN HİÇ YÜZ BULMASAN
KAB BİN MALİK GİBİ  YALINIZ KALSAN
BAŞTA KOMUTANKEN NEFER YAPILSAN
EMRİN BAŞ ÜSTÜNE DEMEKTİR HİZMET
-----------------------------------
BİR AĞLIYAN GÖRSENGÜLDÜR YÜZÜNÜ
ESİRGEME SAKIN TATLI SÖZÜNÜ
EKSİK ETME YÜZDEN BİR TEBESSÜMÜ
SEVGİYLE BİR GÖNLE GİRMEKTİR HİZMET
-----------------------------------
İNCİTME KİMSEYİ HEM SEN İNCİNME
SEV HERKESİ  FAKAT SEVGİ  BEKLEME
HAYIR YAPTIM KİMSE BİLMEDİ  DEME
KARŞILIKSIZ SAYIP SEVMEKTİR HİZMET
-----------------------------------
MÜRİD HİMMET İSTER MÜRŞİD HİZMET DER
BÜTÜN GÜZELLİKLER ONDAYMIŞ  MEĞER
İHLASLA İÇİNE GİRİLSE EĞER
BAŞINDAN SONUNA RAHMETTİR HİZMET
-----------------------------------
NEFSİNE YAN ÇIKMA ELE YAN BAKMA
HER DUYDUĞUN SÖZE KULAK KABARTMA
GÖRDÜĞÜN KUSURU  ALEME YAYMA
DOSTLARIN DERDİNİ ÇEKMEKTİR HİZMET
----------------------------------
MERHAMET EDENE HAK ARHMET EDER
KUSURU  AFFEDENİN KUSURU ÖRTER
CÖMERT İNSANLARI CENNETLER BEKLER
İLAHİ  RIZAYA ERMEKTİR HİZMET
----------------------------------
EN HAYIRLI  İNSAN HAYRA KOŞANDIR
ELİNİ  GÖNLÜNÜ  HALKA AÇANDIR
KÖTÜLÜKTEN NEFRET EDİP KAÇANDIR
KENDİNİ  TERBİYE ETMEKTİR HİZMET
----------------------------------
BİR GÖNÜL YAPARKEN DİGERİNİ  YIKMA
FARZI  İHMAL EDİP SÜNNETE KOŞMA
BİR İŞ  ÜSTLENİRKEN GÜCÜNÜ  AŞMA
HERHALDE HADDİNİ  BİLMEKTİR HİZMET
----------------------------------
MEVLANIN DAVETİ GELDİ DOSTLARA
DOSTLARIN TEK HEDEFİ ULAŞMAK ONA
NE AMEL  EDİLSE BU  KUTLU YOLDA
AZ BULARAK AFFET DEMEKTİR HİZMET
----------------------------------
BU YOL BENLİK DEYİL HİÇLİK YOLUDUR
KULA DÜŞEN RABBE GÜZEL  KULLUKTUR
HAYIRDA GÖSTERİŞ YALAN DOSTLUKTUR
NEFSİN ARZUSUNDAN GEÇMEKTİR HİZMET
 
EY  KARDEŞİM DİNLE DOSTUN SÖZÜNÜ
SAMİMİ  OL HAKKA BAĞLA ÖZÜNÜ
AH BİR VEREBİLSEK YARE BU  GÖNLÜ
ARİFİN GÖNLÜNE GİRMEKTİR HİZMET
 
19 febbraio

DUYARLI ARKADSLARIMIZ OLDUGUNU MUHAMMED ICIN ALLAH ICIN BLOGU OKUYUP GEREKEN OYU KULLANACAGINIZI DUSUNUYORUM ALLAHA EMANET OLUN

ÖNEMLİ HAYATIMIZ KONUSU..OY VERİN..
HERKESE GONDERİYORUM..
ADRESİ..GÜZEL BİR BİÇİMDE SUNMAMIZ GEREKİYOR..
CNN İNTERNET SİTESİ
PEYGAMBER EFENDİMİZİN KARÜKATÜRÜNÜ OYLAMAYA
SUNMUŞLAR ( BİZLER ÜMMET OLARAK  ONLARA HAYIR DİYORUZ...)
HAYDİ  KENDİMİZİ GÖSTERİYORUZ...İNŞ..
 
 http://edition.cnn.com/2006/WORLD/europe/02/02/cartoons.wrap/index.html
buraya girin ve QUICKVOTE yazan yerde [ No ] seçenegini işaretleyin ve tiklayin.
Lütfen tanidigimiz herkese gönderelim.
muhammed  yazan yere..(NO) TIKLIYORUZ...387..KİŞİYE ULAŞTIM..
 
SİZLERİ SEVİYORUM..UNUTMAYIN...İNŞ..
SİZLERDEN HABER BEKLİYORUM..İNŞ  BİR GÜN..
BULUSURUZ...

BUKADARIDA PES DOGRUS!!!!!!!!!SIZIN PEPSI REKLEMINIZDA BİZİM NE İŞİMİZ OLUR ZATEN :D

Pepsi'den yarışmaya 'türban' şartı



İçecek sektöründe iddialı markalardan biri olarak bilinen Pepsi, skandal bir yarışmaya imza attı. Yarışmaya katılma şartlarını okuyanlar ise gözlerine inanamadı: Türbanlılar katılamaz.

13 Şubat 2008 14:04
Yazı boyutunu büyütmek için            
Pepsi'den yarışmaya 'türban' şartı
Pepsi, kolalı içecek sektöründe yıllardan bu yana Türkiye'de faaliyet gösteren bir marka. Kimi zaman sektörde ikinci sırada yer aldı. Açılımlarını sürdürerek pazarda daha üstlere çıkmaya çalıştı.
Bu amaçla yeni bir kampanya başlattı. Pepsi tüketicilerinin katılacağı bir yarışma başlatıldı. "Pepsi ile göster duygularını" adı altında başlatılan kampanyanın şartlarından birisi ise şaşırtıcı.
Katılımcıların gönderdikleri resimlerde "TÜRBAN" bulunmaması şartı arandı. Şartlar, www.pepsi.com.tr 'den yönlendirilen duygularinigoster.com'da ortaya konuyor.

Bize kırgın mısın Efendim?

Sana değen rüzgarı, seni örten bu­lutu özledik. Özlemeyi, özlenilmeyi,
sevmeyi, sevilmeyi, sevindirmeyi, sevindirilmeyi özledik Efendim.

Aşkı, gözyaşını, müsamahayı, ah­lakı, adabı, ihsanı, irfanı, iz'anı, fe­raseti, basireti, şecaati, celadeti, adaleti, meveddeti, muhabbeti özle­dik. .

İzzeti, hikmeti, fıtratı, şefkati, hür­meti, devleti özledik.

Senden sonra tefrika meşrebimiz, taklit mezhebimiz, cehalet mektebimiz, atalet fıtratımız, hamakat şöhretimiz, ihanet sıfatımız, küffar velinimetimiz oldu.

Efendim,

Sen kendini 'abduhu ve rasuluhu: O'nun kulu ve elçisi' olarak takdim etmiştin. Sana iman eden bazıları sana hürmet adı altında seni kulluktan 'kurtarıp' melekleştirerek hayattan dışladılar. Bu ifrata karşı başka bazı­ları da tefrite sapıp seni 'güzel örnek' olmaktan çıkarıp bir 'postacı', bir 'ara kablosu' seviyesinde görerek hayattan dışladılar.

Bunların hepsi sana iman ediyor­du. Ama seni hayatımızdan çıkarma­nın ızdırabını çektirdiler bize. Bu işi, göğe çekerek ya da yere sokarak yapmaları sonuçta hiçbir şeyi değiş­tirmedi.

Allah seni 'güzel örnek' olarak gös­terdi. Sen, Kur'an'ın konuşanı, yürü­yeni, hareket edeniydin. Tıpkı bir an­nede spermin insana, bir ağaçta su­yun meyvaya, bir arıda tozun bala, bir tavukta darının yumurtaya, bir ko­yunda samanın süte dönüşmesi gibi, ayetler sende hayata dönüşüyordu.

Allah ısrarla seni örnek gösterirken, birileri ısrarla 'kitab'ı, kitapları örnek göstermekte direndiler. Öylesi işlerine geliyordu, cansız bir nesneyi ör­nek edinmekle, canlı bir insanı örnek edinmek aynı olur muydu?

Efendim,

Kitapsızlıktan değil, 'peygambersizlikten' kırıldık. Yokluğumuz pey­gamber yokluğu. Seni hatırlatan, se­ni andıran insanların hasretim çeki­yoruz.

Çocuklarımız peygamberi so­runca 'evladım onun ahlakı tıpkı fa­lancanın ahlakı gibiydi' diyeceğimiz insanlar yok denecek kadar az.

İnsanlık destanıyla yaşıt olan vahiy sürecinde birçok kitapsız peygamber gelmişti de, bir tek 'peygambersiz ki­tap' gelmemişti. Sayemizde yaşlı dünya ona da şahid oldu efendim. Peygambersiz Kitab'a, Muhammed aleyhisselamsız Kur'an'a da şahid ol­du. Şimdi Kur'an mahzun efendim , Kur'an öksüz. Seninle Kur'an'ın arasını ayırdık, etle tırnağın, toprakla to­humun, anayla evladın arasını ayırır gibi.


Gel de bir bak Efendim, bu maz­lum ümmetin hali pür melaline. Bı­raktığın din tanınmaz hale geldi. Bı­raktığın sitenin harabelerinde bay­kuşlar tünedi.

Gün geçmez ki ümmetin coğrafyasından feryat yükselmesin, oluk oluk kan akmasın.

Bir olarak bıraktığın ümmetin kaç parçaya ayrıldığının sayısını onu parçalayanlar dahi unuttu.

Bıraktığın kutlu mirası hovarda mi­rasyediler gibi parçalayarak paylaş­tık Efendim . Nebevi mirasın irfani ve ahlaki boyutuna bir hizip, ilmi ve fik­rî Boyutuna bir başka hizip, siyasî ve hareketi boyutuna ise daha başka bir hizip sahip çıktı. Yüzyıllardır tüm bu hizipler ellerindeki parçanın 'bütü­nün kendisi' olduğunu iddia etmekle ömür tükettiler. 'Her hizip ellerindeki parçayla övünüp durdu.' Hepimiz hakikatin merkezine kendimizi oturtup 'hak benim' dedik.

Oysa ki Efendim, bazen parçalanan hakikat hakikat olmaktan çıkar. Ait olduğu bütün içerisinde anlamlı olan bir parça o bütünden ayrılınca anlamsızlaşabilir. Bunu farkedemedik Efendim .

Efendim ,

İsrailoğulları, peygamberlerini katlediyorlardı. Biz de senin güzel hatıratını, emanetini, adını ve sünnetini katlettik. Seni katlettik Efendim.



Kimilerimiz için sen hiç ölmedin, o ender bahtiyarlar seni hep içlerinde, işlerinde, hayatlarında, düşüncelerinde, duygularında, eylemlerinde, evlerinde yaşattılar.

Kimilerimiz içinde sen hiç doğmadın. Onlar hep senden mahrum yaşa­dılar. Şol mahiler ki derya içreydiler, deryayı bilmediler. Varlığının kaç bahara bedel olduğunu bilmeyenler yokluğunun ıstırabını nasıl duysunlar Efendim ?

Seni çok seviyoruz, seni çok özlüyoruz. Bize kırgın mısın Efendim ?

Adamın Dönüşü !...

Adamın Dönüşü

GÜNLERDEN pazar, mevsimlerden sonbahardı. Adamın gönlü daraldı. Telaşla attı kendini sokağa. Yolu nereye gidecek, nerede bitecek bilmiyordu. Bilmeden yürüdü, yürüdü. Bir saat kulesinin önünde bitti bilinçsiz yürüyüşü.

Saate bakakaldı adam. Dalıp gitti. Saat yuvarlaktı. Tıpkı üzerinde seyelan ettiği dünya gibi. Akrep ve yelkovan da sanki dünyanın güneş etrafındaki dönüşü gibi saatin içinde dönüp durmaktaydı. Dünya güneşin, güneş samanyolunun etrafında.

Sordu adam: “Ben neyin etrafında dönmekteyim?”

Yelkovana takıldı gözü. Acelesi olan, sanki dönmezse dünyanın dönüşüne ayak uyduramamaktan korkan, zamanı kaybedeceğini bilen bir derviş misali. Cazibeyle dönmekteydi dairenin içinde. Her dönüşünde bir saat geçmekteydi ömründen, sermayesinden. Ve fakat vazgeçemiyordu dönmekten sermayesinin eridiğini bile bile. Buna mecburdu.

Akrep ise daha temkinli görünüyordu. Saat kadranındaki dönüşünü günde iki kez yapabiliyordu. Onun iki dönüşüyle bir gün tamam oluyordu. Ömründen bir gün gidiyordu. Durmuyordu. “Tıpkı hayat gibi” dedi adam. Kendine çevirdi gözlerini. Kendisi de hayat dairesinde dönüp durmakta değil miydi? Zaman zaman aceleci adımlarla, yelkovan gibi, kimi zaman da akrep gibi temkinli. Ne yapsın ki insan aceleciydi, adımları hızlı ve acemiceydi. Günleri, saatleri, anları bir bir gidiyordu. Sanki bir an vardı yetişeceği; hayatı oraya doğru akıyordu. Geriye dönüş ise mümkün değildi, hızla tükeniyordu zaman.

Daha dün çocuk değil miydi, mahallede umarsız koşuşturan? Dün değil miydi, güzel bir okulu bitirip mükemmel bir iş bulan? Dün değil miydi çok paralar kazanıp güzel evlerde oturan? Ne olmuştu da şimdi birden zamanın farkına varmıştı? ADAM, iki hafta önce hiç sebep gösterilmeden işine son verilişini hatırladı. Daha düne kadar işyerinde vazgeçilmez biri iken, bu prestiji sona ermişti. Ağır geldi ona vazgeçilir olmak. Günlerce evden dışarı çıkmadı. İş başvurusu da yapmamıştı hiçbir yere. Belki yanlışlık olmuştu da, yeniden çağıracaklarmış gibi bekliyordu. Beklediği haber gelmiyordu. Çok bunalmıştı. Üstelik evinin önündeki ağaçlar sararmıştı. Kendine baktı. Yüzünde daha önce fark etmediği ince çizgiler gördü. Saçlarına ak teller düşmüştü, o fark etmeden. Gençliğinin bitmeye başladığının işaretiydi bunlar. Nasıl da bunalmıştı. Gitmeyecek sandığı gençlik, bohçasını toplamaya başlamıştı işte. Bohça toplanıp bağlandığında ise, adam fark etmeyecekti bile gençlik denen misafirinin evinden çoktan gittiğini...

HÜZÜNLENDİ adam. Ne olacaktı sonu? Sonsuzluk mu? Sonsuz mutluluk mu? Sonsuz bir bedbahtlık mı? Hiçlik mi? Karanlık mı? Ne olacaktı şimdi?

Zaman ve ömür nazlı bir çiçek gibi solmaktaydı. “Sermayesi tükenen adama bir yardım yok mu?” dedi içinden feryat ederek. Daha önce bu feryadı bir hikayenin içinde duymuş, ama üzerine almamıştı. Hatırlamıyordu hangi büyük zattı, sokakta buz satan bir adamın “Sermayesi erimekte olan bu adama yardım edin!” dediğini duyunca bayılmıştı. Ayıldığında talebeleri bu halin hikmetini sorunca, “Buz satıcısı sermayesi erirken yardım istediği halde, ben ömür sermayem eriyip duruyorken ve Rabbim beni kârlı bir ticarete davet ederken, icabet etmekte gecikmekteyim. Bu ağır yükle bayıldım.” demişti.

Sermayem erirken nasıl kârlı bir ticarete dönüştüreceğim onu,” dedi adam. Davete icabet etmek şöyle dursun, çok genç olduğunu düşünüp ertelemişti, yanaşmamıştı. Şimdi icabet vakti miydi? İcabet etse, hâlâ davetli miydi? Alnı çatlıyordu düşünmekten. “Medet ya Rabbi!” dedi can havliyle. Gözlerinden yağmur gibi yaşlar boşanıyordu. Birden aklına yağmurla ilgili bir ayet meali geliverdi: “Gökten bereketli bir su indirdik ve kullarımız için rızık olsun diye onunla bağları, taneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” (Kâf, 9-11)

Acaba, kuruyan toprağın yağmurla hayat bulması, bereketlenmesi gibi kendi kurumuş dünyası, çorak hayatı da rahmete kavuşup yeşerir miydi? Yeniden hayatı, hayat bulur muydu? Bütün bu sorularla göz yaşları da arttı, şükrü de. “Şükürler olsun Rabbim, beni Sana geri döndürdün.” dedi. Yüzünü Rabbine döndü, israf ettiği ömrü için af dileyip kalan vaktinin bereketlenmesine dua etti.